Fight Racism Now!

Sığınma hakkının kaldırılmasının yirminci yılında Solingen cinayetlerinin yirminci yılında
Aufruf zur bundesweiten antirassistischen Kampagne und Demonstration 2013

İki Almanya’nın birleşmesinden hemen sonra medya yoluyla ve sokakta şiddetle yürütülen bir kampanyanın sonucu olarak en temel haklardan olan sığınma hakkı kaldırıldı. Neonaziler, saygın vatandaşlar ve ana akım partiler ipin aynı ucundan çekip tek sesle Almanya’da mültecilere artık yer olmayacağını ilan ettiler. Rostock-Lichtenhagen’deki pogrom daha bitmeden CDU/CSU, FDP ve SPD Anayasa değişikliğine gitmeyi kararlaştırdı. 26 Mayıs 1993’te Anayasa’nın 16. maddesi silindi. Bu madde, Nazi döneminden sonra gelişen politik bir inanç olarak, «siyasi sebeplerden dolayı kovuşturulan» herkese Almanya’ya sığınma hakkı tanıyordu. Bu maddenin yerini sınır dışı etme maddesi 16a aldı. Neonaziler üç gün sonra, taleplerinin bu kararla teyit edilmesini kutlamak için Solingen’de yaşayan Genç ailesinin oturduğu evi kundakladılar. Bu saldırıda beş kişi öldü: Hatice Genç, Hülya Genç, Saime Genç, Gürsün İnce ve Gülüstan Öztürk. On dört kişi, bir kısmı ağır olmak üzere, yaralandı.

Devletin Hükmü: Irkçılık

1993’te sığınma hakkının kaldırılması, yeni Almanya Cumhuriyeti’nde dışlanmayı devlet hükmü olarak yerine oturttu. Asylbewerberleistungsgesetz (Mültecileri Destekleme Yasası) gibi ırkçı yasalar ayrımcı tavırlarıyla günümüze kadar etkili olmaya ve zulmetmeye devam ediyor: Mülteciler birçok kez ücra ve kapasitesini aşmış kamplarda izole edilip görünmez kılınıyorlar. Sistematik bir şekilde hareket alanı kısıtlanan ve ihtiyaçları yeterince tedarik edilmeyen mültecilerin çalışması yasaklanıyor; sıkı «Residenzpflicht» uygulaması, mültecilerin gönderildikleri ilçenin sınırlarının dışına çıkmalarını engelliyor; mültecilere nakit para yerine kupon veriliyor, polisin ve resmi dairelerin uygulamaları keyfi oluyor. Bunun dışında sürekli var olan bir korku olarak sınır dışı edilme tehdidiyle yaşamak zorunda bırakılan mülteciler arasında kadınlar ve çocuklar özellikle zor bir durumda kalıyorlar. Özel alanları ellerinden alınan mülteciler arasında intihara teşebbüs vakalarına sıkça rastlanıyor. Sığınma isteği neredeyse hiç kabul edilmiyor.

Irkçılık, Marjinal Bir Olgu Değil

Almanya’nın beyaz-Alman toplumu kendisini genelinde hoşgörülü ve «yabancı dostu» olarak tanımlar, «Nazilere karşıdır», Mesut Özil’in Almanya milli takımı formasını giymesinden hoşlanır. Yine de Alman çoğunluk toplumu ırkçıdır. Kalıcı olarak burada yaşayan Milyonlarca insanın en temel hakların tanımayan çoğunluk, beyaz olmayan insanlara «yabancı» muamelesi yapar, göz hapsinde tutar. Bunun en açık göstergelerinden birisi, Nasyonal Sosyalist Yeraltı (Nationalsozialistischer Untergrund, NSU) meselesidir: On yılı aşkın bir zamanda, rahatsız edilmeyen örgüt cinayetler işlemiş, bombalı saldırılar ve banka soygunları gerçekleştirmiştir. Çoğunluk toplumu ise, suçluların kurbanların «çevresinde» aranması gerektiğine karar kılmıştır. Irkçı «Döner cinayetleri» yaftasını seçen kamu ve medya, yıllarca kurbanları damgalayıp olası soruşturmaları engelledi. Ekonomik krizle birlikte, Güney Avrupa ülkeleri vatandaşlarına karşı yok olduğu düşünülen ırkçılık da kitlesel boyutuyla geri döndü. Kapitalizmin çalışma ve başarı kültü «üreten yer» milliyetçiliğiyle el ele yürüyor.

Küresel Sömürü İlişkileri

Sığınma hakkının «siyasi sebeplerden dolayı kovuşturulan» insanlara sınırlanması, küresel güç ve sömürü ilişkilerini sistematik bir şekilde göz ardı eder – böylece Almanya’nın ve Avrupa’nın suçu ve sorumluluğu görünmez hale gelir. Sömürgecilerin baskısı günümüzde de kapitalist dünya piyasalarındaki hiyerarşilerde, toplumsal yıkımlarda ve krizlerde devam eder. Mülteci protestolarının merkez söylemlerinin iki tanesi bunu anlatır: «We are here because you destroy our countries!» («Ülkelerimizi enkaza çeviriyorsunuz. – Biz onun için buradayız!») ve dolayısıyla: «Every refugee is a political refugee!» (Her mülteci, siyasi mültecidir!). Avrupa Birliği, göçü kapitalist sömürü ihtiyaçlarına göre denetlemeye çalışıyor. Oysa göç aynı zamanda, bu çıkarları baltalama ve yıkma denemesidir de.

Modernleşen Irkçılık…

Ulusal çapta yürütülen «Integration» (Uyum) söylevi modernleşen bir ırkçılığın göstergesidir; hem gelinen yere hem de vaat edilen başarıya bakar, özellikle de Müslüman kimliği atfedilen insanları arar bulur. Yani, on yıllardır Almanya’da yaşayan ya da burada doğmuş büyümüş insanların tümünde görülen sözüm ona bir uyum sorunu olarak gösterir kendini. Yaygın ve kalıcı sosyal ve politik ayrımcılığın sonuçları böylece ilgili insanların sorunu ya da kültürlerinin/zihniyetlerinin bir ifadesi olarak gösterilir. İstisnaymış gibi vitrine koyulan bir iki göçmen, diğer hepsine ebedi görevlerini sergiler. Kültür söylemiyle maskelenmiş bu ırkçılığın ne kadar tehlikeli olduğunu Thilo Sarrazin’in kitabının ne kadar sattığından, Avrupa düzeyinde ise, popülist sağ partilerin yükselişinden anlayabiliriz.

… Ve Irkçı Süreklilikler

Romanların karşı karşıya bırakıldığı politikalar, Almanya-Avrupa’nın mülteci ve insan hakları konusundaki politikalarının ne kadar riyakâr olduğunu gösterir. Romanlar, Avrupa’nın her yerinde fakirliğe sevk edilip damgalanır; birçok ülkede resmi daireler, polis ve silahlı vatandaş çeteleri tarafından sistematik bir şekilde terörize edilirler. Çekirdek Avrupa’nın en zengin ülkeleri, Romanları sınır dışı ederek her fırsatta bu ülkelere yollarlar. Böylece, yüzyıllardır süren bir dışlama ve eziyet devam ettirilir. İçişleri Bakanı Friedrich’in bugünlerde yürüttüğü propaganda ve politikalar, Sırbistan’dan ve Makedonya’dan gelen mültecilere ve AB ülkelerinden gelen Romanlara karşıyken aynı zamanda 1993’ten hatırladığımız kışkırtmaların bizzat devamıdır.

Avrupa Kalesi

Almanya’nın anti-sığınma politikaları Avrupa‘nın mültecileri dışarıda tutma politikalarına örnek oldu. Geçtiğimiz yirmi yılda bu politikalar en az 16.000 kişinin hayatına mal oldu. Almanya, 16a maddesinde yer alan «güvenli üçüncü ülkeler» ibaresini kullanarak birçok mülteciyi sınır dışı ediyor. Böylece Almanya’ya komşu AB ülkelerinin hepsi Almanya’nın kalkanının bir parçası oluyor. Sınır güvenliği için kurulan ve askeri yetkilerin de devredildiği FRONTEX, mültecileri her gün hayati tehlike teşkil eden yollara başvurmaya zorluyor. İnsanlar denizde boğuluyor, susuz kalıyor ya da kapalı bir mekânda havasızlıktan ölüyor. Avrupa’ya varmayı başaranlar, bir ülkeye tahsis edildikten sonra (genelde ilk gelinen AB ülkesi) eksiksiz bir kontrol ve sınır dışı etme sistemiyle karşı karşıya kalıyor. Bu ülkelerde, özellikle de Yunanistan’da ve İtalya’da, Alman mahkemelerinin kararlarına göre bile, insanlık dışı şartlar hüküm sürüyor (Evsizlik, sistematik polis şiddeti, rastgele ve kuralsız sığınma prosedürleri vb.). Sınır dışı edilmelerde, Avrupa düzeyinde işkenceci devletlerle birlikte çalışılıyor. Gelecek için, mültecilerin daha ülkeye girişte tutuklanabilmesi öngörülüyor. Bu makine her gün gündüz gece işliyor.

Yeni Bir Perspektif

Yirmi yıldır, mültecilerin öz örgütlenmeleri ve anti-ırkçı gruplar, Avrupa’nın birçok ülkesinde Almanya-Avrupa iltica politikalarına ve bu politikaların ayakta tuttuğu küresel sömürü ilişkilerine karşı mücadele ediyor. 2012 yılında Almanya’nın değişik bölgelerinde tahsis edildikleri kampları terk eden mülteciler, büyük şehirlerde protesto çadırları kurdular. Yaz sonunda isteklerini 600 km’lik bir protesto yürüyüşüyle Würzburg’tan Berlin’e taşıdılar. Şehir merkezindeki Oranienplatz meydanında herkesin görebileceği bir çadır kuran mülteciler, burada yaşıyor ve direnişlerini organize ediyor. Bu süreçte, başka ülkelerde kayıt dışı ya da mülteci olarak yaşayan insanlar bunu örnek aldı. Örneğin, Viyana’da mülteciler haftalardır Votiv Kilise’sini işgal ettiler. Sığınma hakkının kaldırılışının yirminci yılında, bu mücadele örnek teşkil ediyor ve yeni bir anti-ırkçı atılımın başlangıç noktası haline geliyor. Mültecilere karşı kurulan kalkanların, ayrımcılığın, kampların ve sınır dışı edilme sisteminin düşme vakti geldi. Irkçı bir topluma uyum sağlamak mı? Ne alaka?

Irkçılığa Dur De – Hemen!

Her iki olayın da yıldönümüne kadar Almanya çapında işleyen bir platform kurup, değişik anti-ırkçı inisiyatifin birlikte çalışıp birbirine destek olmalarını sağlamak istiyoruz. Değişik aksiyonlar, bildiri ve etkinlik hazırlığı içindeyiz ama sizin de yaratıcılığınıza ve girişimlerinize ihtiyacımız var. Kampanya, hepimizin yapmak istediği her şeyden oluşacak! Mayıs ortasında Almanya çapında bir eylem günü düzenlemeyi planlıyoruz. 25 Mayıs’ta Berlin’de, Almanya çapından katılım beklediğimiz bir yürüyüş düzenliyoruz. Ama ırkçılık, gündelik hayatın bir parçası, her gün her yerde mücadele istiyor. Onun için kampanya bu tarihten sonra da devam edecek; 22 Eylül’de yapılacak seçimlerin öncesinde de Romanlara karşı ırkçı kışkırtmaları, Güney Avrupalılara karşı ırkçılığı, çifte vatandaşlığa karşı yürütülen kampanyaları ve mahallelerdeki mülteci yurtlarına karşı yapılan saldırıları takip edeceğiz. Daha şimdiden belli ki, işimiz çok.

Kampanya olarak, güncel mülteci protestolarını destekliyoruz. Hiç kimse sınır dışı edilmemeli! Residenzpflicht kaldırılmalı! Bütün kamplar derhal kapatılmalı!